Değerli ziyaretçiler, Dekasya ekibi bu yazısında “Türkiye’de hangi İngilizce aksanı öğretiliyor” konusunu tüm yönleriyle aktarıyor.
Türkiye’de Hangi İngilizce Aksanı Öğretiliyor? Kayseri’de Bir Genç Olarak Öğrendiklerim
Bir Defterin Sayfalarına Sığmayan Hikâye
Kayseri’de akşamlar erken çöker. Güneş dağların arkasına çekildiğinde, odamın camına vuran soğukla birlikte içime de tuhaf bir sessizlik iner. O sessizlikte en çok defterim konuşur benimle. Sayfalarına yazdığım her şey biraz eksik, biraz yarım ama gerçek.
Bugün de yine o defterin başındayım. Elimde kalem, önümde yarım kalmış cümleler… İngilizce öğrenmeye çalışıyorum ama sanki öğrendiğim şey sadece kelimeler değil, başka bir dünyanın sesi. Ve o sesin hangi aksanla konuşulduğunu çözmeye çalışmak beni bazen yoran, bazen de içimi heyecanla dolduran bir yolculuğa dönüştürüyor.
Kendi kendime sık sık soruyorum: Türkiye’de hangi İngilizce aksanı öğretiliyor? Bu soru basit gibi duruyor ama içinde kaybolduğum bir labirent gibi. Her yeni ders, her yeni dinleme metni beni başka bir yöne çekiyor.
İngilizceye İlk Dokunuşum: Sınıfta Başlayan Karmaşa
İlk kez İngilizceyle ciddi anlamda tanıştığımda ortaokuldaydım. Tahtaya yazılmış kelimeler, öğretmenin net ama biraz sert sesi ve sürekli tekrar ettirdiği cümleler… “This is a book. That is a pen.”
O zamanlar her şey çok netti. Dil, sadece ezberdi. Ama yıllar geçtikçe iş değişti. Lise, sonra üniversite hazırlık süreci derken İngilizce artık sadece ders değil, bir hedef oldu benim için. Daha iyi bir gelecek, başka bir ülkede kendimi ifade edebilme hayali…
Ama o hayalin içinde bile bir karmaşa vardı. Çünkü öğretmenim bir kelimeyi “Britiş” gibi telaffuz ederken, YouTube’da izlediğim bir video aynı kelimeyi bambaşka söylüyordu. Kulaklarım iki farklı dünyaya aynı anda açılıyordu ve ben hangisinin “doğru” olduğunu bilemiyordum.
British mi American mı?
Sınıfta en çok tartıştığımız şeylerden biri buydu aslında. Öğretmenimiz genelde British English kullanıyordu. “colour”, “favourite”, “centre” gibi yazımlar bizim defterlerimize kazınmıştı. Telaffuzlarda da daha yumuşak, daha ölçülü bir ton vardı.
Ama telefonumu açtığımda durum değişiyordu. Diziler, YouTube videoları, sosyal medya… Her yerde American English vardı. “color”, “favorite”, “center” ve daha hızlı, daha düz bir konuşma ritmi.
Bir gün sınıfta dayanamadım ve sordum:
“Hocam biz neden iki farklı şeyi öğreniyoruz?”
O an sınıfta kısa bir sessizlik oldu. Öğretmenim gülümsedi ama o gülümsemenin içinde biraz yorgunluk vardı.
“Türkiye’de ağırlıklı olarak British English öğretilir,” dedi. “Ama gerçek hayat sadece ders kitabı değil. Sen her ikisini de duyacaksın.”
O cümle içime yerleşti. Çünkü aslında sorun aksan değildi. Sorun, benim hangi sesi “kendime yakın” hissedeceğimi bilemememdi.
Türkiye’de Gerçekten Hangi Aksan Öğretiliyor?
Zamanla fark ettim ki Türkiye’de İngilizce eğitimi tek bir aksana bağlı değil. Resmi eğitim sistemi genelde British English’e daha yakın bir çizgide ilerliyor. Ders kitapları, sınav sistemleri ve akademik yazım çoğunlukla bu standardı temel alıyor.
Ama iş bununla bitmiyor.
Ders kitaplarının dili
Tavsiye Ettiğimiz İçerik: Toyota Hilux 2.4'ün MTV'si ne kadar ?
Okulda kullandığımız kitaplarda kelime seçimleri ve yazım kuralları genelde British English’e göre düzenlenmişti. “Organisation”, “travelling”, “learnt” gibi formlar sıkça karşımıza çıkıyordu.
Ama aynı kitapların dinleme bölümlerinde bazen Amerikan aksanlı sesler çıkıyordu. Bu durum beni hep şaşırtıyordu. Sanki biri bana “tek bir yoldan git” diyor ama aynı anda önümde iki ayrı yol açıyordu.
Öğretmenlerin yaklaşımı
Öğretmenler de bu konuda tek bir çizgide değildi. Kimi tamamen British aksanına sadıktı, kimi ise “önemli olan anlaşılmak” diyerek iki aksanı da karıştırıyordu.
Bir öğretmenim özellikle şunu söylerdi:
“Sen aksanı değil, iletişimi öğren.”
O zamanlar bu cümle bana basit gelirdi ama şimdi daha iyi anlıyorum. Çünkü İngilizce aslında bir aksan savaşı değil, bir anlaşma diliydi.
Duyduğum Sesler Arasında Kaybolmak
Bazen kulaklığımı takıp sadece dinliyordum. Aynı kelimenin farklı insanlar tarafından söylenişini… Birinin “water” derken T’yi yumuşatması, diğerinin daha net söylemesi…
O an içimde garip bir his oluşuyordu. Sanki ben aynı kelimeyi iki farklı hayatın içinden duyuyordum.
Bir tarafım British English’e yakın duruyordu çünkü daha düzenli, daha akademik geliyordu. Diğer tarafım ise American English’in rahatlığını seviyordu, daha günlük, daha sokak dili gibi…
Ama hiçbirine tam olarak ait hissedemiyordum. Bu da beni biraz üzüyordu. Çünkü insan öğrendiği dili bile sahiplenmek ister.
Diziler, YouTube ve sokak İngilizcesi
Özellikle diziler bu konuda beni en çok etkileyen şeydi. Amerikan dizilerindeki hızlı konuşmalar, kısaltmalar, argo ifadeler… Bunlar ders kitaplarında yoktu.
Bir yandan “gerçek İngilizce bu mu?” diye düşünürken, diğer yandan sınıfta öğrendiğim yapıların daha “temiz” olduğunu fark ediyordum.
YouTube’da ise durum daha da karışıktı. Bir video Avustralya aksanıyla konuşuyor, diğeri Kanada İngilizcesi kullanıyordu. Sanki dünya tek bir İngilizce konuşmuyordu ve ben bu çok sesli dünyada yönümü bulmaya çalışıyordum.
İçimdeki Umut: Doğru Aksanı Bulmak Değil, Anlamak
Bir süre sonra fark ettim ki aslında yanlış bir şeyin peşindeydim. “Hangi aksan doğru?” sorusu beni gereksiz bir baskıya sokuyordu.
Bir gece defterime şunu yazdım:
“Belki de doğru aksan yoktur. Belki de doğru olan, anlayabilmektir.”
Bu cümle beni rahatlattı. Çünkü artık kendimi bir seçim yapmak zorunda hissetmiyordum. British ya da American… İkisi de benim yolculuğumun bir parçasıydı.
Türkiye’de İngilizce eğitimi bana tek bir kapı açmadı. Birden fazla pencere gösterdi. Ve her pencereden farklı bir dünya görmemi sağladı.
Kayseri’de Bir Akşam: Defter, Çay ve Kararsızlık
Şimdi yine Kayseri’de bir akşam. Dışarıda rüzgâr var, camın kenarına vuruyor. Masamda yarım kalmış çayım soğumuş.
Defterimi açıyorum ve eski sayfalara bakıyorum. İlk yazdığım İngilizce cümleler, yanlış telaffuz notlarım, öğretmenimin kırmızı kalemle düzelttiği kelimeler…
Hepsi bana bir şey anlatıyor: Mükemmel olmak zorunda değilim.
İngilizce öğrenirken en çok aksanlara takılmıştım ama şimdi anlıyorum ki mesele ses değil, cesaret. Konuşabilmek, anlayabilmek ve hata yapabilmek…
Türkiye’de hangi İngilizce aksanı öğretiliyor sorusu hâlâ kafamın bir köşesinde duruyor. Ama artık bu soru beni sıkıştırmıyor. Sadece merak ettiriyor.
Çünkü biliyorum ki hangi aksan öğretilirse öğretilsin, asıl öğrenilen şey insanın kendini ifade etme çabası. Ve bu çaba, Kayseri’de bir odada, defterin başında başlayan küçük bir yolculuktan çok daha büyük bir şeye dönüşüyor.
Dekasya olarak “Türkiye’de hangi İngilizce aksanı öğretiliyor” konusunda hazırladığımız bu içeriğin beğeninizi kazandığını umuyoruz. Bir sonraki yazıda buluşmak üzere!